ölüme ve yaşama dair(2)..
- Rumeysa Kuzuca
- 16 Oca
- 2 dakikada okunur

“Hâlbuki ölüm, yaşamdan önce gelmişti. Varlığımızdan önce ölümü tatmıştık.” Bu cümleyi, “Hanginizin daha güzel amel yapacağını denemek için ölümü ve hayatı yaratan O’dur.” (Mülk, 67/2) ayeti üzerinde tefekkür ederken yüreğimde hissetmiştim.
Peki, ölüm önce; hayat ise ardından yaratıldıysa, bunun insanda ortaya çıkışı nasıldı?
Zihnim hemen şu ayete gitmişti: “İnsanın üzerinden, henüz anılan bir şey değilken uzun bir zaman geçmedi mi?” (İnsan, 76/1).
Rabbimiz bu ayette de insanın, uzun bir süre boyunca anılan, bilinen, varlığı fark edilen bir şey olmadığını bildiriyordu. Anılmaya değer bir varlık değilken; adımız, izimiz yokken, bilinirlikten uzak bir hâlde iken adeta ölüydük.
İnsan sûresinin ilk ayeti üzerine araştırma yaparken şu rivayetle karşılaştım: "Hz. Âdem’in (a.s.) kendisine ruh üfleninceye kadar uzun bir müddet çamur hâlinde beklediğini ifade eder. İbn Abbas (r.a), Hz. Âdem’in kırk yıl çamur, kırk yıl hame-i mesnûn (kokuşmuş çamur), kırk yıl da salsâl (kurumuş çamur) hâlinde kaldığını ve yaratılışının yüz yirmi senede tamamlandığını söylemiştir. Bu süre zarfında insan, gerçekten de 'anılmaya değer bir şey' değildi"(Tefsîr-i Kebîr, Mefâtîhu’l-Gayb).
Bu hikmetli bilgiden aldığım şey ise şu oldu: Dünya hayatına geleceksen, bedenin ölümü baştan kabullenmek zorundaydı; çünkü topraktan yaratılan her beden, faniliğiyle birlikte varlık sahnesine çıkıyordu. Beden, yaşamı bir hak edişten ziyade süreli bir emanet olarak taşıyordu.
Rabbimiz, ilk ölümü tattırdığı bedene kendi ruhundan üfleyerek yaşam bahşetmişti. Anılmaya değer olmayan bir varlıkken, o üfleyişle birlikte “insan” olduk. İşte o nefha ile bizler yalnızca var olan değil; anlam kazanan, sorumluluk yüklenen, hitaba muhatap bir varlık hâline geldik. Çünkü insan, ruhla birlikte yalnız can değil; emanet aldı.
“Hanginizin daha güzel amel yapacağını denemek için ölümü ve hayatı yaratan” Rabbimiz, varoluşu zıt gibi görünenlerin birbirini tamamladığı bir hikmetle kurmuştu. Ölüm, yaşamın zıddı değil; ona eşlik eden ilk hakikatti. El-Mümît ismiyle ölümü var eden Rabbimiz, el-Muhyî ismiyle bedeni diriltmiş; el-Hayy sıfatıyla ise bu hayata anlam kazandırmıştı. Böylece ölüm, bedenin sonu değil; hayatın niçin yaşanması gerektiğini öğreten bir kapı olmuştu.
Topraktan gelip toprağa dönecek olan bedenimizdir; Allah’tan gelip yine Allah’a dönecek olan ise ruhumuz.
İnsan, işte bu iki yönün kesiştiği yerde duruyor: bedeniyle yeryüzünde emanetçi, ruhuyla semaya ait…
Aile Danışmanı
Rumeysa Kuzuca

Yorumlar